Önce Erzincan, sonra Marmara/Gölcük, ardından Van/Erciş ve nice depremler...
Yetmedi, ekonomiyi yerle bir eden siyasi sahadaki onca sarsıntı...
Sonra “Deprem paraları nerede?” diye sorulan iktidarın, “Yüzyılın felaketi...” diyerek geçiştirdiği Maraş depremi...
Öncesi ve sonrası ülkede ve dünyada kaç deprem yaşandı bilmem ama sanırım başta Rusya’da yaşanan ve 9 milyon değil, 9 kişinin bile ölmediği 9 şiddetindeki doğal depremlerin İstanbul ve diğer kentlerde yaratacağı etkiler bugünlerde yine unutulsa da, ülke siyasi hayatta da sarsılmaya devam ediyor.
Gerçi ailece bizzat yaşadığım Marmara depremi ile, Ardahanlı hemşehrimin hem vali hem de kayyum olduğu Van’daki deprem arasında da birçok deprem yaşandı. Şu insanlar öldükten sonra önlem aramaya başlanan ülkemizde, yaşanan siyasi sarsıntılar da kısa sürede unutuluverir.
10 yıla yakındır tutuklu bulunan Demirtaş, bir yıla yakındır hapiste olan İmamoğlu sanki suçluymuş gibi havuz medyasının yargılamasıyla suçlu ilan edilip asılırlar.
Ve her deprem ardından yeniden bağırdık:
“Orada kimse var mı?”
Ya da “Saraylarda adalet var mı?” diye...
Evet, bir kez daha hep birlikte bağıralım mı?
— Heyyyyyyyyy! Orada kimse var mı?
— Bu ülkede adalet var mı?
Ama bağırırken, yeni bir depremi beklemeden, her hükümet değişiminde ismi değiştirilen Bayındırlık Bakanlığına, her açıklamasında nedense “Bu ülkede adalet var” diye tekrarlayan Adalet Bakanlığına ve o bakanlıkların koltuklarında oturanlara, yıllardır orada oturup yanı başındaki binalara bile bakmadan imza atanlara, onların emrinde bulunan daire başkanlıklarına, savcılıklarına ve müdürlüklerine; önlerine gelen ya da giden her dosyaya kerhen göz ucuyla bakıp imzalar basan bürokrasiye bağıralım mı?
“Orada kimse var mı?” diye...
Ya da, “Bu ülkede adalet var mı?” diye...
Var mı acaba?
400 bine yakın tutuklunun olduğu, tıka basa dolu hapishanelerdekileri...
Her an hapse atılmak üzere bekleyenleri...
Yetmedi, bir kararla makamlarına, mallarına kayyumla çökülecek korkusuyla yaşayanları...
İktidar olamadığı gibi butlan da olamayan Kılıçdaroğlu’nun “Beşli çete” dediği dahil herkesin her an ya deniz kumlu ya da bizim Kura’nın çamurlu betonları altında, ya da adliye koridorlarında kendisini bulacağı bu ülkede,
“Gerçekten huzur var mı?” diye sormak bile “suç mu?” diye düşünülür oldu.
“Beni, bizi, sizi; hatta ‘En yağcı, en yalaka olan bana, siyah öküzler giderken susan bize sıra gelmez...’ diyen sarı öküzleri, trolleri kurtaracak kimse var mı?” diye haykırsak mı?
Sanmıyorum duysunlar... Sanmıyorum okusunlar... Sanmıyorum.
Çünkü türkücülerce mezarları bile satışa çıkarılan Ardahan İmarı ile ilgili olmak üzere 36 yıldır yazdıklarımızı inceleyip, araştırma yapıp soruşturma başlatmazlar.
Bakanlık mı, valilik mi, belediye mi duyacak?
Yoksa bayındırlık mı, savcılar mı?
Bilmiyorum...
Ama bana sorarsanız, ne kadar bağırırsanız bağırın, bu ülkede 3, hatta 4 maymunun çok olduğu bir gerçek: Kimse duymuyor, duymak istemiyor.
İnanmıyorsanız bakın; hükümete, devlete...
4 yıldır deprem evlerini, ahırlarını bekleyen Göle’de, Van’da, Kocaeli’nde, Hatay’da deprem var, deprem olacak demeniz İstanbul’da değil, yani sınırın içindekini bırakıp sınır ötesine geçip, yol verilmesin diye çırpınılan Kürtlerin yeniden yok sayıldığı Suriye’de “Sen de bir baraka yap” diye çırpınılır...
Çünkü birilerinin umurunda değil insanların betonların altında kalması, battaniyesiz, yorgansız, evsiz kalması...
Ve hukukçu, eş genel başkan, milletvekili, cumhurbaşkanı adayı Demirtaş gibi; 16 milyonun iki kez Şehr-i Emin olarak seçtiği İmamoğluları gibilerinin “casusluk” suçlamasıyla içeride tutulduğu, iddianamesi ve ifadesi alınmadan televizyonuna el konulan Merdan gibi mallarına çökülme korkusuyla herkesin süs/püs olduğu bu ülkede...
Çünkü onlar duyar/sağır,
Onlar görür/kör,
Onlar vurdumduymaz...








